26 Ocak 2012 Sert rüzgar ve dondurucu soğuğa karşı pedal basmak! Kar yağar bisikletimin üstüne!

Nereden bilebilirdim ki bir manyaklık daha yapabileceğimi kendisini normal sayan ve yaptığı tek spor dizi izlemek olan insanların gözünde! Oysa, ne güzel bir hava vardı bir gün önce ve biz pedallayıp gezmiştik güzelce KRON XC 2000 Yunus ile. Gerçi hava soğuk sayılırdı ama rüzgarsızdı nispeten ve söyleşi de keyifli… Bunları anlattım sabah mesai arkadaşlarıma ve gün başladı.

Aslında gün, sabahın ilk ışıklarında yağmur ile birlikte rüzgarın duvarları dövmesiyle başlamıştı çoktan. Sabah uyandım, dışarı baktım: bırak penceremden denizin ve Adaların görünmesini beş metre ötedeki evin çatısı bile görülmüyordu yağmur ve sisten. Hazırlanıp kendimi dışarı attığımda yağmur ve rüzgar şemsiye düşmanı kesilmişlerdi; kapattım çaresiz şemsiyemi ve yürüdüm.

Mesai arkadaşlarıma akşamın soğuğunda Kartal’a bisiklet sürdüğümüzü anlattığımda güldüler ve manyaklığıma verdiler; evet, manyaktım ben: dizi izlemeyen bisikletli manyak!

Öğlen yemeğinde dışarı kabanımı dahi almadan çıkan ben akşam hava böyle ılıman ve rüzgarsız olursa tur da süper olur diye düşündüm. Ancak akşam üzeri hiç de öyle olmayacağı gökyüzünde toplaşan ve yavaşça yere inmeye başlayan bulutlardan ötürü belli olmuştu. Beklediğimiz hafif bir kış akşamı iken bulduğumuz dondurucu bir soğuk ve hızı 20-30 Km/s ile esen sert ama çok sert bir rüzgar oldu; öyle ki bir ben değildim yerlere eğilen, zavallı fidanlar bile bükülüyordu rüzgardan.

Eve vardığımda ilk işim soğuğu el ayak kesen kış akşamı turun yapılıp yapılmayacağıydı ve KRON XC 2000 Yunus’u aradım: “biz, Şaşkınbakkal’dayız, sakın gelmemezlik etme!” Annemin tüm sevecenliğiyle “sizin bir tarafınız, kıçınız kalkmış” demesine sakinleştirici ve dikkatli olacağımı belirten nice güzel sözler söyleyerek soğuk havadan en az etkilenecek şekilde üzerimi giyindim, aydınlatma takımlarımı ayarladım ve yola koyuldum. Taş Ocağı Sokak inişi çok feci kaygan, rüzgar arkada olsa da arka teker titreye titreye indim, hızım 19 Km/s, hissedilen sıcaklık 2 derece, rüzgar arkadan kuvvetlice esiyor, hava ise yağışlı.

Taş Ocağı Sokağından eski mezbaha üzerinden Gülsuyu Mezarlığına geçen yolda köpekleri peşime takınca hızım ister istemez can havliyle 26 Km/s’ye çıktı ve ıslak, kaygan Adatepe Yokuşunu korku ve tedirginlikle inmek zorunda kaldım. Bu sessiz dostlarımız da bazen çok sesli olabiliyorlar ve de tehlikeli! Mezarlık sonunda okul kavşağından 70 Evler Köprüsüne inerken yol yağmur sularından küçük bir dere gibiydi ve ben bu dereyi usulca ikiye bölen makas… Rüzgar arkadan şiddetle eserken bunun birde sahil yolunda tersine tam önümüzden eseceğini hesaplamakla meşgulken hızım 37 Km/s idi; bu su götüren yolda bir hayli tehlikeli. Çünkü lastiklerin yer ile olan temasının kesilmesi, hele trafik akışında, kaportası gövdesi olan bizler için ince çizgi demek; daha dikkatli olmak şart dedim ve köprü çıkışından Drama Köprüsüne kadar olan Feyzullah Caddesi inişini son derece sakin ve arkadan gelen araçlara aldırmaksızın ortalama 20 Km/s ile dikkatlice indim.

Drama Köprüsüne inen yolda bir hayli dikkatli olmak gerek; çünkü bu 200 metrelik yola sağlı sollu arabalar park ettikleri gibi kısacık olmasına karşın bir dört yol ağzına ve iki ara yola sahip: ara yollardan sadece sağına bakmayı bilen şoförümsü kılıklıların araçları ile çöp toplayan geri dönüşümcülerin devasa çek çek arabaları çıkabiliyor. Bu yol üzerinde ayrıca iki bisikletçi bulunuyor: Saka Bisiklet ve Eda Bisiklet. Zor anlarda aklınızda bulunsun. Diğer Saka Kardeşler Bisikletçisi ise Drama Köprüsünü geçer geçmez stadın karşısında.

Drama Köprüsüne yüksek vitesle keyifle tırmandım ama inişi fazlaca kavisli olduğu için frenlere kuvvet dedim ve hız kese kese inişi tamamladım. Maltepe Stadını geçip sağdan sahile inecekken tam sağa kocaman bir tankerin park ettiğini biraz daha geç görseydim şimdi bu yazıyı yazamayacaktım! Sahile inip İDO İskelesinden sağa döndüğüm anda günün büyük sürprizi karşıladı beni: şiddetli rüzgar!

Kısa bilgi: PAB turdaşlarım bilirsiniz beni… Düz yolda grubun önüne KRON XC 2000 Yunus ile düşüp ortalama 24-32 Km/s arası hız ile sürdüğümüzü… Ama bugünkü rüzgar öyle bir kuvvetli esiyordu ki düz yolların 100 numaralı koşucusu ben ilk kez vites küçülte küçülte rüzgara yenik düşerek hızımı Maltepe İDO İskelesinden grubu yakaladığım Küçükyalı viyadüğüne dek 4-10 Km/s arasında sabitlemek zorunda kaldım. Düşünün artık rüzgarın şiddetini! Öyle ki denizin sonsuz karanlığı, el ayak kesen, akan burnumu donduran, soğuk ve başlıcası rüzgar saatte 40-50 Km/s ile eserek değil pedal basmama yürümeme bile izin vermiyordu. Kaldı ki, sessiz dostlarımız bile yoktu ortada; anlayın havanın soğuğunu, denizin karanlığını ve rüzgarın acımasızlığını. Bir tek martıları gördüm deniz seviyesinde gruplar halinde uçan. Maltepe İDO İskelesi ile Küçükyalı köprülü kavşağı arasında PAB’ı yakalayana dek hızım en düşük devirde 4-12 Km/s arasında gitti geldi. PAB ile bütünleşince ben dahil 9 pedalşörün “manyaklaşarak” soğuğa meydan okuduğunu görmek gerçekten insanın içini ısıtıcıydı.

Küçükyalı’ya girmeden geri dönüp Maltepe’ye yol alırken arada bir yerde KRON XC 2000 Necati Yunus ile Salcano GN 255 SD Ahmet’in Tiguan Taner Hocayı da aralarına almış bizleri beklediğini gördük; zaten Yunus ve Ahmet soğuğu yara yara önden geçip gitmişler, üstelik bende onları görmeden PAB’ı yakalamaya koyulmuşum! Tur şimdi 12 kişi ve firesiz bir şekilde (ilk fire Bostancı’da öğlenin güneşine aldanıp da ince tiril üst baş ile yola çıkan Onur arkadaşımız olmuş; doğru karar, gurur değil bu sağlık!) Kartal’a doğru rüzgarı da arkamıza alarak sürmeye başladık. Pedal çevirmeksizin rüzgarın bizi 15 Km/s hızla ilerletse de soğuk olunca hava pedal çevirmek gerek ısınabilmek için. Turun ortalama hızı 18-22 Km/s.

Bir ara fazla üşüdüğümüzden olsa gerek “Şekilsiz ve Şemasiz” Corratec (X-Vert Motion) Cenk ile pedallara asıldık ve grup ile arayı bir hayli açtık; hem nasıl açılmasın ki: rüzgar arkamızda ve hızımız 28 Km/s! İBB Dragos Sosyal Tesislerine dek tanrı nedir, inanç kişi için gerekli mi, neye inanmalı, ateis, teist vs… gibi inanç özgürlüğü konularını konuştuk; keyifli bir sohbetti. Dragos girişi ile Kartal’a dek sahil yolunda hep balık artıkları saçılmıştı düzenli aralıklarla; “Şekilsiz ve Şemasiz” Corratec (X-Vert Motion) Cenk ile bunları kim atmış bir türlü akıl sır erdiremedik, ama atılmaları da sahilin miskin kedileri için ziyafet olmuştu.

Kartal’a vardığımızda As Erzincan Çay Bahçesine girdik ve anında çaylarımız bizi bekliyormuşlarcasına geldi; ardından da KRON XC 2000 Yunus’un annesinin değerli ellerinden çıkan perişan kurabiyesi ile patatesli minik poğaçalar, Sedona 311 Oğuz Abinin getirdiği tatlı kurabiyeler ve kimin getirdiğini bilmediğim elmalı, muzlu tart-kek soframızı tatlandırdı. Bir güzel yedik, demli sıcak çaylarımızı da için ısındık; herkes kendi arasında ilgilendiği konular üzerine sohbet etti.

Aramıza yeni katılan ise bisikletin teknik yönüne eğilmiş TREK 7.5 kullanıcısı “seyyar talebe” Burak’ı KRON XC 2000 Yunus ve Salcano NG 255 SD Ahmet ile aramıza alıp şu bisiklet iyi, şu donanım kullanılmalı, onu salla buna gel, yemişim bunu… Özgür Yazılım, Debian, komut ver… o bisikletin ağırlığı faşla, maşayı değiştirmek gerek, ona ne gerek var bunu al… konuştuk da konuştuk, bir de baktık ki ne görelim millet ayaklanmış, Galatasaray basketbol takımı Olimpiyakos’u tek sayı ile yenmiş bizlere de yola koyulmak kalmış.

Dönüş yolunda evleri Kartal’ın gerisinde kalanlardan ayrıldık ve Kartal’dan Üsküdar’a dek uzanan şeritte evlerimize dağılmak için yola koyulduk. Ancak gelirken arkamızdan kovalayan rüzgar bu kez bize geçit vermemek için söz vermiş gibiydi ve bunu başardı da: PAB çok zor durumda!

Kordonboyu sahilinde konuşlu Cevizli Askeri kampına dek grup ikişerli üçerli öbekler halinde ilerlerken amansız rüzgar hızımızı 8 Km/S’ye dek düşürünce mecburen sahil yolunun dışına geçmek zorunda kaldık ancak bu kez daha da sert rüzgarla karşılaşınca ilk ışıklardan karşıya geçip kendimizi Cevizli Askeri Kampı tarafına attık. Ama ne görsek iyidir: saatte 50 Km/s ile esen ve şiddetini daha da arttıran rüzgar! O esnada 30 vitesmiş, 27 vitesmiş fark etmeksizin hepimiz ön dişli birde arka dişli birde ilerlemeye çalışıyorduk: hızımız 4 Km/s ve grup asfalt yolda tek sıra halinde!

Maltepe Üniversitesi Orhangazi Kampüsü ile Cevizli Askeri Kampı arasında Tekel Caddesine dik çıkan ara sokaklara sapıp rüzgarın şiddetinden kaçma kurnazlığımız fark edilmiş olacak ki, şiddetli rüzgar düşük hızla ilerlediğimiz için dengemiz de zayıfladığından vurdukça bisikletlerimizi salladı… Lodosa tutulmuş kayıklar gibiydik…

Ara sokaktan demiryoluna paralel bir şekilde Tekel Caddesinden tek sıra halinde en fazla 8 Km/s ile ilerlemeye çalışırken ne olur ne olmaz diyerek Atalar civarında durdum ve üzerime montumu geçirdim; grup ilerlerken yanımda “Şekilsiz ve Şemasiz” Corratec (X-Vert Motion) Cenk vardı ve iki dakikalık gecikme sonrasızda yola koyulduğumuzda grubun gözden kaybolduğunu gördük ve rüzgar da kimmiş dedik pedallara bastık: Tekel Caddesi boyunca hızımız 18 Km/s! Tek sıra halinde ilerlerken “Şekilsiz ve Şemasiz” Corratec (X-Vert Motion) Cenk ile Tekel Caddesinden Cevizli minibüs yoluna geçit veren alt geçitten grubun geçtiği düşüncesi geldi aklımıza, ama buna olanak vermeyip Tekel Caddesi sonundaki köprülü kavşağa doğru sürmeye devam ettik bisikletlerimizi. Biz sürerken rüzgar daha da şiddetlendi ve köprüyü orta karar tırmanıp Cevizçli Adliyesinin önüne dek kendimizi serbest salınımla bıraktık.

“Şekilsiz ve Şemasiz” Corratec (X-Vert Motion) Cenk ile grup bizi geçti mi geçmedi mi, arkadalar mı değiller mi tartışmasına Sedona SD 711 Nilhan noktayı koydu: biz alt geçitten minibüs yoluna çıktık siz neredesiniz?” Konumumuzu belirttikten sonra dondurucu soğukta ve artık kar serpiştirmeye başlayan rüzgar eşliğinde buna karşın yine de iyi performans yaptık diyerek Cenk’le grubu beklemeye başladık. Kar, havada kiristaller halinde bize doğru geliyordu…

4 dakikalık bir beklemeden sonra tam teşkilatlı ekip otosu görünümlü KRON CT 1000 Engin Doğan’ın gece lambasının ışığını görünce grubun da geldiğini anlamış olduk. Grup ile bütünleştikten sonra minibüs caddesi üzerinde düzeni bozmadan ve kendimizi de tehlikeye atmadan tek sıra halinde düşük hızda rüzgardan korunarak ilerlemeye başladık: hızımız 11 Km/s

Maltepe Koruma köprüsüne geldiğimizde gruptan ayrıldım ve çilekeş yokuş tırmanışımı başlattım: önce Orhangazi Caddesi, Gülsuyu’na giriş ve Fevzi Çakmak caddesi hafif rampa tırmanışı, ardından da Sevtap Caddesi tırmanışı ve evim evim güzel evim! Sedona SD 711 Nilhan’ın “bu yokuşu tırmanıp tepeye mi çıkacaksın” sorusuna cevabın her zaman için “evet.”

Orhangazi Caddesi yokuşu çift taraflı trafiğe açık olan bir cadde ve o bir haftadır alt yapı, atık su çalışmaları yüzünden kazılmış, deşilmiş halde, yolun yarısı iş makineleriyle kapanmış ve üstelik altyapı malzemeleri de her yerde. Haliyle tırmanış bir hayli tehlikeli ve zor oldu; ara sokaklar zaten tekinsiz ve köpeklerle dolu olduğundan mecburen kaldırımdan sürmek zorunda kaldım.

Gülsuyuna girdiğimde ise beni kar yağmış olması ve yolların da buzlanması hiç şaşırtmadı…

İstatistikler:

  • Gülsuyu-Maltepe-Kartal-Gülsuyu arası toplam mesafe: 24.46 Km
  • Ortalama hız: 15.9 Km/s
  • En yüksek hız: 35.7 Km/s (rüzgarı arkamıza alıp da sahipde ilerlediğimiz an)
  • En düşük hız: 4 Km/s (maltepe İDO’dan Küçükyalıya dek tam 6 dakika boyunca!)
  • Pedalın aktif olduğu tur zamanı: 1 saat 31 dakika
  • Hava sıcaklığı: Kar yağdı zten sonunda ve baştan sona rüzgarlıydı, bir de sıcaklık mı yazalım? -5 derece

Soğuğa meydan okuyan ve karı karşılayan katılımcılar:

  1. Bianchi AFX 2.0 Mahsus Mahal
  2. KRON XC 2000 Necati Yunus
  3. Salcano NG 255 SD Ahmet
  4. Merida Matts TFS 100 D Ayşe
  5. Sedona SD771 V Nilhan Ceylan
  6. “Şekilsiz ve de şemalsiz” Corratec X-Vert Motion Cenk
  7. Sedona 311 Selahattin Oğuz
  8. Salcano NG 650 Den Moon
  9. Tiguan Taner
  10. KRON CT 1000 ve olay yeri aydınlatma ışığı ile Engin
  11. TREK 7.5 Burak
  12. Cembio Cihan

Okuduğunuz için teşekkürler.

Mahsus Mahal

İstanbul, 26-30 Ocak 2012

Posted in bisiklet | Tagged , , , | Leave a comment

Yılın ikinci haftası izlediğim filmler (9-15 Ocak 2012)

Pazartesiden itibaren sayıyorum:

Bu yazıyı yazarken de Loreena McKennitt’ın* 2007 yılında Alhambra’da verdiği konserde mükemmel icra ettiği Caravanserai parçasını dinledim.

Posted in izlediğim filmler | Tagged , | 1 Comment

Satın aldığım kitaplar

Ne zamandır sahafa gidip de tozlu raflarda cazip fiyatlarla alıcısını bekleyen kitapları karıştırmıyordum: bugün gittim ve üç kitap aldım:

  • Vedat Günyol, Güleryüzlü Ciddilik (Çağdaş Yayınları, ilk baskı, Ocak 1986)

  • Nadir Nadi, Sil Baştan (Bilgi Yayınevi, ilk baskı, Kasım 1975)

  • Oktay Akbal, Dünyaya Açılmak (Çağdaş Yayınları, ilk baskı, Ocak 1982)

Çağdaş Yayınlarından çıkan Vedat Günyol’un Güleryüzlü Ciddilik Ocak 1986 birinci baskısı ve sanırım sahaftan almış olmama karşın ilk sahibi benim. Çünkü o kadar yıl kütüphanecilik yaptım, üye olduğum yerlerden yığınla kitap aldım, okudum, kitapevi, sahaf gezdim, satın aldım ve okunmuş, sahip görmüş kitaptan anlarım hiç olmazsa ve bu kitap açılmış, ancak meraklı gözlerce değil. Bu yüzden sevinçliyim, çünkü güzel bir eser.

Kitap “İnsanlık Simgesi Prof. Dr. Türkan Saylan‘a” adanarak başlıyor; içerdiği makalelerin kapsadığı dönem 1978-84 yılları arası.İnsan, Uygarlık ve Zenginlik makaleleri ile başlayıp Din Sorununa Çözümler makalesi ile biterken sadece başlıklarına bile bakarak bir aydın sorumluluğuyla yazılmış oduklarını anlayabiliyorsunuz. Zaten Vedat Günyol değil midir ki Azra Erhat, Halikarnas Balıkçısı ve Sabahattin Eyüboğlu ile birlikte Yeni Ufuklar dergisini çıkarttıklarında Türk Hümanizmasını da yaratmaya çalışan; Yaşar kemal ile omuz omuza yazıp tutuklanan, Devrim Yazıları kitabıyla dahi cahilleri korkutan?

Bir büyük çınardı Vedat Günyol aydınlanma, insanlık, emek ve devrim yolunda.

Kitabın arka kapağında Sami Karaören’ce yazılmış tanıtım yazısını birebir alıntılamak istiyorum:

Akılla, mantıkla yüreği birleştirebilen, sayısı pek az “insancı” yazarlarımızdan biridir Vedat Günyol.

Yurt gerçeklerine, sanat ve soyekin (kültür) varlığımıza ilgisini bir an bile eksiltmez. Görüşlerini yazıya dökerken -yukarıda belirttiğimiz gibi- aklıyla yüreğinin sesi yönlendirir onu. İnsan´a, onun kafasına, yüreğine inanır.

İnsanlığın bugüne değin böyle yükselip yüceldiği inancı ona bu güzel denemeleri yazdırmıştır. Her okuyanı, ulusaldan evrensele kanatlandırmayı amaçlayan bu yazıların dili de güzel Türkçemizin tadını duyurmaktadır kişiye. Yapmacıksız, tumturaksız, her zaman olduğu gibi, “Bakın ben neler biliyorum!”dan uzak.

İşte Güleryüzlü Ciddilikte bulacaklarınız.”

Bilgi Yayınevi’nden 1975 yılında çıkan Nadir Nadi’nin Sil Baştan eseri ise 15 Ağustos 1972′den 20 Ağustos 1975 yılına dek yazdığı makalelerin derlenmesi ki, bu makaleler aslında dönemin Türkiyesine ışık tutmakla kalmıyor, 12 Mart 1971 Muhtırasından sonra 12 Eylül 1980 Askeri Faşist Darbesine dek uzanan sürecin temellerinin nasıl da atıldığını, aydın sorumluluğunu, siyasiyerin tutumlarını gösteriyor.

İlk makalenin adı “Yeniden Başlarken” olmasının nedeni ise Türk Basınının çınarı Cumhuriyet Gazetesinden Nadir Nadi, İlhan Selçuk ve diğer Türk Aydınlanmasına, emeğin mücadelesine, Devrime ve Sol’a, laik Türkiyeye inanmış faşizme geçit vermeyen arkadaşlarının uzaklaştırılmasından soyra ilk kaleme alınmış başyazı olmasıdır.

1972-75 arası yazılmış bine yakın makale ve başyazıdan kitaba alınanların bile başlıkları okumadan özetler nitelikte kitabı: Filistin Nerede, Ecevit doğru Söylüyor, Atatürk Ve Ankara, Hukuk Devleti, Bilim ve Politika, 27 Mayıs, Yasak Parti, İşkence Konusu Üzerine, Dal Çatırdarken, İpler Kopuyor, Türk ve Türkiyeli, 50. Yıl, Sağduyu Nerede, İç Barışın Yolu, Rejime Karşı Olanlar…

Kitabın arka kapağını birebir alıntılarsak:

“Olaylara akıl gözüyle bakan bir eser.

Nadir Nadi’yi ayrıca tanıtmaya gerek var mı? Türk basınının ve düşün hayatının bu güçlü kalemi, yıllardır ülkemizin ve dünyanın büyük ve önemli sorunları üzerine, aklın ve sağduyunun gereklerine en uygun yargıları vermekte, bu yüzden haklı bir saygı ve ür kazanmış bulunmaktadır.

Sil Baştan’da, Nadi’nin son bir kaç yıl içinde, yaşadığımız en gerilimli ve ilginç olaylar üzerindeki değerlendirmeleri yer almış bulunuyor. Düşünce ve yargılama boyutlarıyla güncelliği aşan bu yazıların, içinde bulunduğumuz dönemin gerçek bir tanımını ve değerlendirmesini yapmak için olduğu kadar, gelecek olayların niceliği ve niteliğini öngörmek konusunda da yardımcı olacağı açıktır.”

Üçüncü ve son kitap da Çağdaş Yayınları’ndan 1982 yılında birinci baskısı yapılan (eldeki de 1. baskı) Oktay Akbal’ın Dünyaya Açılmak eseri. Kitabın ilk sayfasında zaten şöyle bir not yer almakta: “Bu Kitaptaki yazılar 1977-1981 yıllarını kapsayan süre içinde, başta Cumhuriyet olmak üzere çeşitli dergi ve gazetelerde yayınlanmıştır.”

Dünyaya Açılmak, yazarın tercihiyle üç bölüme ayrılmış: Yaşamda, Okumalarda ve Kişilerde. Makaleler bu şekilde sıralanmış. Kitapta bir önsöz bulunmadığı gibi ilk makale de kitaba adını veren Dünyaya Açılmak. Arka kitap tanıtımı ise şöyle:

“Çok okuyan bir yazar Oktay Akbal. Okuduklarından aldığı tadı, güzellikleri, yakaladığı ilginç düşünceleri okurlarına da aktarır. Yeni düşünceler, yeni tadlar ekleyerek. “Bakın ben neler okudum, neler yapıyorum” diye kasılan, kasıldıkça ne dediği anlaşılmayan yazarlar gibi değil, gösterişsiz, sıradan bir iş yapıyormuşçasına seslerir o, arı-duru yalın bir anlatımıyla.

Düşünceden düşünceye geçerken bu üretimin tarını en yetkin biçimde verir. “Usta bir deneme yazarı” diye nitelendirsek övmüş sayılmayız Akbal’ı. Onun Ulaştığı bir düzeyi belirtmiş oluruz. Dünya’ya Açılmak’ta, işte bunu kanıtlayan denemelerden bir demet daha sunuyoruz size.”

Kitabın zamanı geçmez, çünkü fikirler yaşlanmaz, gittikçe olgunlaşır. Bu yüzden sahafları gezin ve tercih edin; karşılaşacağınız hazinelerin farkına varacaksınız.

İyi okumalar.

Posted in aldığım kitaplar, Genel | Tagged , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , , | 1 Comment

Bisiklet Sevdası ve Özgür Yazılım

Özgür Yazılım hepimizin tutkunu olduğu bir öğe; öyle ki, birçoğumuz bu sayede tanıştı, birbirine destek oldu, arkadaşlıklar kurdu. Ancak yaşam sadece bilgisayarın içnde değil; asıl özgürlüğümüz yaşantımızda. İnsan sosyal bir varlık, üstelik düşünen de bir hayvan. Bu özelliğimizi sevmeli, sahiplenmeliyiz.

Benim Özgür Yazılım dışındaki tutkularımı sayarsak okumak, düşünmek, yazmak, gözlemlemek, çıkarsamalar yapmak, fotoğraf çekmek, bisiklete binmek, kütüphanecilik ve bilgisayar. Evet, okumak, düşünmek ve yazmak hâlâ vazgeçilmezim. Çünkü üretmeyi seviyorum ve yaratmak sanıldığı gibi inanılan görünmez varlığa mahsus değil, çünkü yaratmak sadece insana özgüdür. Eğer bunu inanılana bırakmış olsaydık dünya ikiliklerin dünyası olurdu.

Özgür Yazılım, bizlere güzel ve yaşanılası bir bilgi paylaşım ortamı sağlar. Bu ortamın belirli bir metrekare alanı olmadığı gibi derinliği de yoktur; belirlenen sınır paylaşıma açık bireysel ve paylaşılanlardan çıkartılan deneyim, yaratılan değerlerdir. Örnek verecek olursak Amarok 1.4 müzik yönetme arşivleme uygulaması olgunluğa ulaştığına inanıldığı anda sonlandırılıp hayatına Amarok 2 ile devam etti. Fakat bu durumdan hoşnut olmayanlar paylaşılan bu bilgiye karşı gelip Clementine adlı Amarok 1.4 benzeri bir müzik yönetme ve çalma uygulaması geliştirip Özgür Yazılım dünyasına sundular. Bir benzerinin de Gnome 2 projesi için olması yakındır!

Özgürlüğü, yaşamımıza içinde bulunduğumuz kapitalist düzende ne denli sokabiliyoruz, meçhul? Ancak hiç olmazsa biraz rahat nefes almak kendi deneyimlerimiz ve girişkenliklerimizle mümkün; bu ise sistemin dayattığı zorunluluk dışına çıkmakla mümkün. Burada benim karşıma düşünsel üretimden sonra bisiklet sevdası çıkıyor. Bisiklet Hırsızları filminin yaratıcılarına buradan binlerce selam!

İnsan, kendi gücüyle ulaştığı hızı biraz zorladığı zaman ister istemez heyecanlanıyor; en bariz kanıtı uçağın kalkış anıdır. Bisiklet ile bir araba kadar hız kazanamayabilirsiniz ancak onun kadar hızlı gidebilirsiniz; çünkü sizi engelleyen trafik karmaşası ya çok azdır ya da yanınızda sadece doğa vardır ve de heyecanınız.

Özgür bir spor olarak bisikletle uğraşmak tıpkı Özgür Yazılım kullanmaya benzer; çünkü siz akmaya çabalayan ama sürekli olarak sıkışıp kalan, kendi pisliğini ve kirliliğini üreten bencil trafikten özgürsünüzdür. Unutmayın ki trafik kuralları sizleri de kapsamaktadır ve bunlar sizin özgürlüğünüzü kısıtlayabilir ama hayatınızı uzatacağı kesindir!

Çünkü bisiklet insana daha fazla hareket alanı ve kabiliyet sağlar. Örneğin arabanız ile ormanda birbirine yaslanmış ağaçların arasına giremezsiniz ya da sahile sıfır dalga seslerini duyarak arabanızı süremezsiniz. Ama bisiklet öyle değildir: kaportası da şoförü de siz olduğunuz, eni de en fazla 25 cm olduğu için girip çıkamayacağınz yer yoktur. Tek limit sizsiniz.

Özgür Yazılım kullanmak da kişiye farklı tatlar yaşatır; bunlardan en güzel ve en önemli olanı ise kullandığı yazılımın özgür, erişilebilir ve yüz binlerce göz tarafından hataya yer vermeyecek şekilde denetlendiğini ve sürekli iyileştirildiğini bilmektir. Başka yazılımlar ve işletim sistemlerinde olduğu gibi birkaç kişinin ya da üreticinin piyasa koşullarında daha fazla kâr etme amaçlı kısıtlı yeniliklerini beklemekle asla kıyaslanmayacak bir deneyimdir bu.

Üstelik her ikisinin maliyeti de sadece alt yapı ve donanımın başlangıcında mevcuttur; maliyetten çok size deneyim, başarı ve gelişim sunarlar. Nasıl mı? Haftalık sürüşlerinizi belli bir ortalamanın altında tutmayıp sürekli hale getiriseniz ve işten, okuldan yorgun geldim binemem bisiklete derseniz unutun gelişimi, stres atmayı ve sosyalleşmeyi; artık siz bir “pinekleyicisiniz;” yok üste çıkartırsanız gelişim yolunuz açıktır ve hep biraz daha ilerisini isteyeceksiniz. Merak etmeyin ben önceleri yol bisikletiyle başlamıştım, şimdi ise dağ, tepe, bayır, arazi alanlarında sürüş keyfi yapıyorum; hızlı olmasa da dikkatli olmak eğlenceyi arttırıyor. Özgür Yazılım da ise mutlaka bir geçiş, toplanma merkezi dağıtım ile başlayan kullanıcı bir süre sonra her işi kendisi adına yapan, tasarruflanan dağıtımın kendisini sınırlayacağını kavradığı an mutlaka kullandığını sandığı dağıtımın kökeni ile tanışacaktır: tecrübe sabit Debian ve Ubuntu!

Aslında aklıma takılan bir soru da bu: Özgür Yazılım’ın uğraştırıcılığını kolaylaştıran seviyeye indiren dağıtımlar kötülük mü iyilik mi yapıyor? İyiliği yeni kullanıcı ve gönüllüler kazandırması açısından iyi fakat bu aynı zamanda diğer dağıtımların da çevresini kısıtlamıyor mu? Ayrıca bu kolaycılık ve hazırcılık bir tekelciliğe yol açabilir mi? Soru burada asılı kalsın ve cevapları gelecek sayı tartışalım!

Bisiklet için ilk korku dengeyi her zaman sağlayamamak ve düşmektir; Özgür Yazılımda ise ilk korku X’in açılmaması ve siyah terminalde (tty1) yapayalnız kalmaktır. İkisi de deneyim ile atlatılacak şeylerdir ki, aklımızı geniş tutup öğrenmeye, çaba sarfetmeye alışmamız gerekir. Çünkü hiçbir şey kendiliğinden verilmez; insan özümser çevresini ve bilgiyi.

Kısaca bilgisayar tek uğraşınız olmasın, sosyalleşin. Her farklı adım sizi birbirine bağlayacak imkanlar sağlayacaktır; çok yönlü düşünmek bizi tahmin edemeyeceğiniz yerlere götürecektir. Yakın örnekler vermek gerekirse tanıdığım ve sevdiğim bir arkadaş olarak puraks önceleri Pardus kullanırken bir sıçrayış ile Debian kullandı ve baktı ki sınırlar var kendisi için Gentoo’yu kurcalayıp hakkını vererek kullanmaya başladı. Bunda etken tabii ki merak ile öğrendikleri ile aldığı müendislik eğitimini (kendisi hep söyler bende mühendis tipi var zaten) birleştirmesi oldu. Şimdi ise hadron GNU/Linux/BSD dağıtımını yaratmakla meşgul; lütfen destek verin ve sizler de bir şeyler öğrenin!

Posted in bisiklet | Tagged , , , , , , , | Leave a comment

9/11/11 Sahilyolundan Kartal-Caddebostan-Maltepe bisiklet turu

Perşembenin gelişi çarşambadan bellidir turu: 9/11/11 – 9/11/11 Sahilyolundan Kartal-Caddebostan-Maltepe bisiklet turu

 Turun rotasını ve diğer istatistikleri buradan görebilirsiniz:http://www.endomondo.com/workouts/28194249

     Bayramın son gününü evde geçirmek yerine havanın durumunu da göz önüne alıp bisiklet sürüşüne uygun şekilde giyindim ve yola koyuldum; istikamet öncelikle Maltepe Sahili Bisiklet Yolu.

    Evden Maltepe’ye inişi bu kez Gülsuyu Köprüsünü kullanarak yaptım ve Orhangazi Caddesinden eski fabrikaların bulunduğu yere çıkan Koruma Köprüsünün çıkışından sola dönerek Dragos Tepesinin eteklerinden Özel Sema Hastanesinin acil servisine doğru ortalama 25 Km/s hız ile sürmeye başladım. Hastanenin acil servis kısmından hızımı kurallara uyup 5-10 Km/s arasına düşürüp bu kez sol tarafımızda; Kartal istikametinde; Tekel Sigara Fabrikasının yanı başında bulunan Prof. Dr. Muammer Yelten Koruluğuna daldım. Koruluk kısa da olsa; tahmini 800-1000 metre; arazi sürüşü için tatmin edici bir alan.

    Koruluğu daha da yakından tanımlayacak olursak Dragos Tepesinin eteklerinde bulunuyor. Çam ağaçlarıyla kaplı alan tepenin eteklerinde ancak yola doğru ilerledikçe mesire alanı halini aldığı gibi beton yürüyüş yolları ve genişçe piknik alanları var. Zaten bahar aylarından itibaren piknikçi, mangalcı, akşamcılarla dolup taşıyor. Ağaçların çoğu çamlık ve hepsi kısa, öyle ki bisikletle birlikte boyunuzun 160-180 cm olduğunu düşünürsek çamların toprak ile en alt dalı arasında 100-150 cm oluyor ve bu da gör-kaçın-sür şeklinde bir sürüş olanağı tanıyor ve de yüksek heyecan. Arazinin engebeli ve kimi yerlerde 50-100 cm arasında tümsekli olması bisikletinizin amorsitörlü olduğunu size anımsatacaktır. Unutmadan birde fazla sayıda köpek bulunuyor korulukta piknikçilerden dolayı; ayrıca cam kırıkları da tatsız sürprizlere yol açabilir. Son olarak mevsimlik sevgililere dikkat etmenizi tavsiye ederim.

    Koruluk bitince bu kez Tekel Sigara Fabrikası, Fiziksel Engelliler Vakfı alanı, DSİ Ar-Ge ve Sosyal tesisleri, Maltepe Üniversitesi Orhantepe Kampüsü, Cevizli Askeri Kampı başlıyor. Sahil yoluna geçmeden önce buradaki yürüyüş yolları ve engebeli arazi alanında sürüşünüzü yapabilirsiniz.

    En son Askeri Kampı geçince ışıklardan Sahil Yoluna girdim ve deniz kokusunu yanıma rüzgarı da arkama alarak gayet iyi bir hızla Kartal_Yalova Deniz Otobüsü İskelesine vardım ve hız kesmeksizin Yunus Çimento fabrikası ve kum iskelesine doğru dış sahil yolundan sürdüm. Hızım ortalam 31 Km/s

    kum iskelesinden sonra sahil yolunun içinden Bilir Biraderlerin gemi batığının da yanından geçip yolun da boş, bomboş olmasını fırsat bilip ön dişliyi üç, arka dişliyi de kademe kademe 6, 7 ve 8′nci dişliye alıp hızımı en son 38.4 Km/s’ye taşıdım; özellikle bu hızla Pendik girişindeki dere ıslah çalışması ile artık “isimsizleştirilen, kimliksizleştirilen” ve artık bir atık su kanalı haline gelen dere üzerine kurulu köprü üzerinden geçmek bir hayli güzeldi. Gerçi köprü inişinde hızım 6 Km/s daha arttı ama pedal kuvveti olmadığı için bunu saymıyorum. Zaten 38.4 Km/s günün erişebildiğim en yüksek düz yol hızıydı.

    Pendik sahil yolu, Bostancı’dan itibaren tam 15 Km; yolun sonunda da 15000 m yazan işaretin önünde fotoğraf çekip bu kez bir hayli sert esen ve hızımı ortalama 20-22 Km/s’de tutan rüzgara kafa tutarak gerisin geri sürmeye başladım: Kartal ve Dragos sonu yine rüzgara karşın sürüşle bitti ve azıcık da olsa Maltepe yolunda güneş yüzü görüp ısınabildik, rüzgarı bu kez sol yanımıza aldık, hızlandık.

    Küçükyalı-Bostancı arası ise yer gök insan doluydu kışa doğru giderken yolda rastladıkları güneşi kaçırmak istemeyen; haliyle bayramın son günü dolaşan bayramlık insanlar. Hızımı ortalama ya; 22 Km/s; çekerek Bostancı Adalar Vapur İskelesine doğru yola koyuldum ve turu tamamlayıp geri dönmeye başladım ki, yol üzerinde Nescafe dağıtıyorlardı, içimiz ısınsın diye simit eşliğinde iki bardak içtim ve yeniden, ama bu sefer sahil yolunun dışındaki bisiklet yolundan sürmeye başladım. Daha 200 metre gitmemiştim ki Carraro Daytona Ayhan ile TREK 3700 Nihan’a rastladım; kısa bir merhabalaşmadan sonra hep birlikte Bostancı İstelesinde bizi bekleyen Merida Matts 300 Aşye ile buluştuk ve zaman kaybetmeksizin Caddebostan-Fenerbahçe istikametine doğru 20 Km/s ortalama hızla sürmeye başladık.

    Caddebostan-Fenerbahçe sahil yolu istisnasız olarak bisikletlilere en saygılı tur alanı diyebilirim; zira yürüyüş yapıp gezintiye çıkanlar nadiren bisiklet yoluna giriyorlar ve ilk ikazda özür dileyip yoldan çekiliyorlar; ama biz yaya yoluna girersek de sürekli olarak kızıyorlar ki, haklılar: eşit mesafe, eşit saygı.

    Tek tabanca başladığım sürüş dört bisikletlinin sürüş sohbeti Caddebostan Beltur Kafesini geçerken bir başka bisikletli bayanın “pompanız var mı?” sorusuyla yardımseverlik damarımız da kabarınca kesildi ve anında isimsiz bayanın lastiği şişirilip Fenerbahçe Orduevi yokuşuna doğru devam edildi.

    Hep birlikte çay bahçesine girip çap içip serinlerken TREK 8500 Taylan’ı da arayıp konumumuz belirttik ve kısa süre sonra Taylan’da geldi grubumuz beşlendi, şenlendi. Taylan’ın Aydos Ormanı arazi sürüşü sonrası yorgunluğu hem yüzünden hem de anlatışından belliydi. Bu arada TREK 8500 Güngör’ün; taylan’ın deyimiyle; keçi misali yaptığı rampa tırmanışları, arazi çıkışlarını yakından görmek istediğimizi belirtelim.

    Yarım saat kadar oturup dönüş sürüşüne geçtik, önce TREK 8500 Taylan Bostancı başlangıcında, sonrada Merida Matts 300 Ayşe Bostancı Adalar Vapur İskelesinde ayrıldılar ve yola ben, Carraro Daytona Ayhan ve TREK 3700 Nihan devam ettik; sakin ve ortalama hızımızın 20 Km/s olduğu bir sürüşle İdealtepe köprülü kavşağını geçip hemen dibindeki balıkçı barınağı yapay koyunda konuşlu balık restoranına girdik. Güzel, sessiz ve sakin bir ortam; yolunuz zaten düşüyor, çünkü yolunuzun üzerinde, uğrayın derim.  Önce çaylar içildi, bende bu arada kuru kayısı, gün kurusu ve fıstık çıkartıp biraz enerji takviyesi yaptım arkadaşlara, sonra Carraro Daytona Ayhan ve TREK 3700 Nihan balık ekmek ve birer bira ısmarlayıp sıcak etrafında oturmaya başladık. Bu arada hava kararmış, rüzgar orta şiddette ve yağmur da kapıda, saat ise akşamüzeri 6 civarı.

     Carraro Daytona Ayhan ve TREK 3700 Nihan ile yapılan üçlü fiskos uzun sürecek gibiydi ki ben birden hatırladım: “yarın iş var, kim gider?” Öyle ya, tecrübe sabit: ertesi gün bayram dönüşü ve şube allak bullak olacak. Ufaktan kaçıp hafif yağmura aldırmaksızın 22-25 Km/s hız ile Maltepe girdim ve Süreyyapaşa Plajı tren istasyonundan demir yolunu takip ederek Beşçeşmeler meydanından çıkıp Maltepe Stadının yanından Drama Köprüsünü pek bir acelesi olan şoförlere dikkat edip tırmandım. Eda Bisikletin tam karşısındaki minibüs durağına giden sokaktan girip soldan İnönü Caddesini takip edip 70 Evler Köprüsüne doğru trafiğin sağından durmaksızın 14 Km/s hız ortalamasında tırmanmaya başladım. Köprü çıkışında pedal kuvveti düştüğünden hızım 9-10 Km/s hızına dek düşse de ışıksız ve de başıboş köpeklerle dolu Adatepe Caddesi (Gülsuyu Mezarlığı) tırmanışında hızım 4-6 Km/s’ye dek dikkatli sürüş uğruna düştü.

    Mezarlığın sonu Cemevi inşaat alanının önünden evime doğru düz yolu bulunca 26 Km/s hız ile ilerlemeye başladım ama biliyorum ki her düz yol yokuşla sonlanır! Taşocağı sokağının eğimli ilerleşiyi ve evime varış:

Turun kapsayan saat aralığı:     12:45-19:10

Aktif bisiklet sürüş zamanı:       3 saat 6 dakika 34 saniye

Toplam mesafe:                       51.30 Km (GPS takibi) 59.60 (Km ölçer)

En düşük/yüksek hız:               4.8 Km/s – 38.4 Km/s

Ortalama hız:                          16.5 Km/s (GPS takibi) 19.2 (Km ölçer)

Yakılan kalori:                         1921 kcal

 

Posted in Genel | Tagged , , | Leave a comment

En yakınımdaki tek kitap: Küçük Kara Balık!

Bir gün üniversitede mali tablolar analizi dersinde hocamız (ki, severdik kendisini, bizlere anlattığı hikayeleri) bir insan dedi şu üç kitabı okumalı “Nutuk, Kavgam ve Kur’an” dedi ve ekledi “ve anlayacaksa hayatı dördüncü kitap Das Kapital’dir.” Üçünü okumuş ve Kapital’e de başlamış ama anlam-kavramlar deryasında kaybolmamak için Orhan Hançerlioğlu’nun Ekonomi Sözlüğü kitabına başlamıştım. Güzel bir tavsiye ve anlayana iyi bir yönlendirmeydi.

Bugün bir eğlence yayılıyor sosyal ağlarda: en yakınındaki kitabın 56. sayfasının 5. cümlesi

Okumanın görgüsüzlüğünü yapmaya gerek yok ve kitap dediğin her zaman yanında olmalı, bir anlık değil.

Benim hayatımın kitabı her zaman yanımda, hatta yüreğimde taşıyorum ve ne yazık ki türlü baskılarında bile 56. sayfası yok ve buna ihtiyacı da yok Küçük Kara Balık‘ın, Samed Behrengi‘nin.

Öylesine derin bir kitaptır ki Küçük Kara Balık, bir çırpıda da değil yedire yedire insanın aklına özgürlüğü, sınırsız düşünceyi ve baskıya, zulme karşı direnmeyi öğretir. Bu yüzden sayfalara değil de devrim ışığıyla dolup taşanlara sırtını dayar.

Küçük Kara Balık… Dünyanın en devrimci balığı!

Posted in okuduğum kitaplar | Tagged , , , , | Leave a comment

İzledim: There Will Be Blood

There Will Be Blood (2007)

Kan Dökülecek

Yönetmen: Paul Thomas Anderson

Başrol: Daniel Day-Lewis

İzlenme tarihi: 16 Ekim 2011 Pazar, İstanbul, ev

Filmin düşündürdükleri

Film boyunca kan dökülmesini bekliyoruz ama bu filmin sonunda gerçekleşiyor. Ancak biliyoruz ki film içinde adı geçen petrol şirketlerinin tamamının yaptığı açık ve gizli, hatta  kirli anlaşmalarında ve bugüne uzanan ayağında çok kan döküldü, hala da dökülmekte. Körfez Savaşı, Irak’ın işgali ve yeniden işgali, Afganistan, Taliban, Arap Baharı yaşanan diyarlarda demokrasi ve özgürlük için mi iktidarlar sallanıyor? Hayır! Enerji nakil hatları, temiz suya erişmek ve hâlâ bağımlı olduğumuz enerji kaynağı petrole sahil olmak için tüm savaşlar, işgal ve ölümler… Dökülen kanlar!

Bu egemenliğin kurulması için sahada geleceğe oynayan herkes birbiriyle çatışacağı gibi çıkar birlikteliği de yapacaklar ve hatta kimi zaman “yalanlara” inanarak, yalanalara bürünerek çıkarlarını koruyup kollayacak ve sürdürüp genişletecek; gerekirse şeytanla bir olup sevişecek ve hatta kan dökecek!

Filmden sonra akılda kalanlar

Bizlere sunulan Hollywood filmlerinin (yoksa dayatılan ve Amerikan emperyalizminin, yaratılan yapay zenginliğin dayatılması mı demeli?) birçoğu hızlı bir açılışla başlar ya da son yıllarda icat edildiği gibi filmin sonu kurguda başında verilir ve biz, zavallı izleyici olarak sonunu bildiğimiz bir olayı filmin sonuna dek kovalar dururuz.

Bir film düşünün ki uzun bir sessiz açılışla başlasın ve böylesine olağanca durgunluğuyla devam etsin ve bir öfke nöbetiyle bitsin. Film bildiğimiz bir öyküyü; yani petrol imparatorluğunun dünyaya egemenliği; yerel bir girişimciye odaklanarak anlatıyor. Hem de güçlü, kararlı, rakip tanımayan, sahiplenici, çıkarcı ve gerektiğinde yalanı kullanan, inanmadığına dahi inanan ama düşmanı önünde diz çökmeyen, tek düşmanı yine kendi öfkesi, hırsı ve rakipsizlik arzusu olan bir adamın öyüsü There Will Be Blood filmiyle anlatılan.

Neticede dünyaya hükmeden para ve elde edilmesi için gücün de tek elde toplanması gerektiği gibi bazı kesimlerle anlaşmak, çıkarları bölüşmek ve kimi zaman da sus payı vermek gerekir. Hatta bu sus payı bazen egemene dahi düşebilir. Filmde bunu sıklıkla görüyoruz: Daniel Plainview kendisini iyi pazarlayan ve umut satan bir insan, tek amacı var kayıplar verse dahi petrolü, yani siyah inciyi, parayı, güç sağlayan enerjiyi elde etmek ki bu amaç için en saf masumiyeti dahi kullanmaktan çekinmiyor. Tıpkı, Sunday çiftliğini almak istediğinde babadan ziyade karşısına dikilen Eli Sunday ile kilise pazarlığı yapması gibi… İnsanlara umut saçması, bulacağı petrolden nemalandırmak yerine onlara bir yaşam alanı sunması, umutlara boğması ve insanların umutlarıyla beslenmesi: okul, tarım alanları, kilise, para ve bir cennet! Çünkü biliyor ki cennete giden yol cehennemin taşlarıyla döşenmiştir. Ve şeytanla pazarlık, dahası inanmadığı ve reddettiğini çıkarlarını gerçekleştirip süreklileştirmek ve de en sonunda inanmadığını alt etmek için bu şart.

Daniel Day-Lewis için söylenecek bir söz yok, oyununu güzel oynamak da ne kelime canlı kanlı ortaya koymuş. Özellikle de açılıştaki petrol kuyusunda yaşadığı an, sonrasında yetim (sepetten çıkan piç) H. W.’nin sağır olmasına yol açan ana petrol damarının patladığı an ki oyunculuğu (bir yanda oğlu bir yanda uğrunda şaytanla anlaşacağı petrol), üvey kardeşinin aslında gerçek kişi olmadığını anladığı anlar… Övgüyü hak eden bir oyunculuk.

Son söz niyetine uçu açık bir şeyler

Film din, kapitalizm ve insan hırsının acımasızlığı üzerine birçok mesaj veriyor ki en belirgin olanı paranın her şeye hükmettiği gerçeği ve bir şeytan olduğu. Dinmiş, insanlıkmış, onur ve yalanmış… Hepsi egemenlik ve güç önünde, para karşısında bir anda yok oluyor.

Posted in izlediğim filmler | Tagged , , , , , , | Leave a comment

“söz” evren ve zamanın başlangıcı

Fizikçi için evrenin başlangıcında madde vardır; düşünür için başlangıcında evren ve zamanın sadece “söz” vardır.

En büyülü, en sıra dışı ve en hayati olaydır söz; çünkü iletişim demektir ve insan yaşamını üreterek, üreyerek sürdürdüğüne göre söze, konuşmaya, düşünmeye, kendini ifade etmeye gereksinimi gereğinden fazladır. Çünkü söz, düşünmenin, anlatmanın, ifadenin, anlamanın ve yazmanın eylemi, temelidir, dahası hayatın anlamı!

Posted in deneme | Tagged , , , | Leave a comment

“Yazmak” ne güzel bir eylem!

Yazmak, en sınır tanımaz eylemidir insanın: ne sınırlar, ne şiddet ne faşizm, ne de tutsaklık engel olabilir bu eyleme. Bir tutkudur yazmak!

Üretkenlik insanın doğasında var; engellenemez bir eylem üretmek yaşamak ve çoğalmak gibi.

Yazmak, aynı zamanda okumak, öğrenmek ve düşünmenin sonucudur, dahası meyvesidir. Bilgi birikimi insana bir dünya görüşü kazandırır ve emeğin gücüne olan inanç; ey insan inan kutsallardan önce emeğe ve insanlığı sevmeye; bencilliği kaldıracak ve bilgiyi paylaşıma açacaktır.

Yazmak, belki de emekten sonra en güzel eylemidir insanın; sonrası ise sevmek.

Posted in deneme | Tagged , , | Leave a comment

Büyük İnsanlık – Kendi Sesinden Şiirler

Büyük İnsanlık - Kendi Sesinden Şiirler

Kitabı ilk açtığınızda hemen iç sayfada Nazım Hikmet’in annesi Celile Hanım’ın yaptığı bir Nazım portresi sizi karşılıyor; hemen altında ise tıpkı bir plakmışçasına şiirlerin kayıtlı olduğu cd ve içindeki şiirlerin bir listesi. İlk sayfasından itibaren kitap, basıldığı kağıt ve özenli dizgi olsun eserin bütünlüğüne verilmek istenen kıymetli havayı; yani bulunmazı bizlere yansıtılıyor. Öyle ki ilk satırlara başlamadan evvel okuru karşılayan “Nazım’ın 50 yıllık sesi ve Bedri Rahmi” başlıklı ön söz karşımızda bir tarihin, hem de gerek edebiyat dünyamızın, gerekse siyasi dünyamızın evrensele kök salan çınarı Nazım ve onunla adeta aynı damardan beslenen Bedri Rahmi’yi okurun yanı başına oturtuyor. Dahası okur, sanki kayıt yapılan odanın içindeymişçesine bir hava var.

Nazım Hikmet ve Bedri Rahmi

Kitap Bedri Rahmi’nin

“yeşilden mordan pembeden

yosundan yapraktan yoncadan

bahar inceden inceden …”

dizeleriyle başlıyor ve Nazım Usta’nın 58 şiiri soluksuzca okumasıyla noktalanıyor. Bu kayıtlar arasında yer alan iki şiiri ise ilk kez görücüye çıkıyor.

Büyük insanlık destanını ortaya koyan Nazım’ın sesi ne yazık ki memleketine kendisinin de ifade ettiği gibi ancak ölümüyle ulaşıyor, ölümüyle barışıyor memleketiyle şair, ancak unutmamalıdır ki, ülkemiz siyaseti hâlâ nazım hikmet’e ve savunduğu davaya karşı mesafeli, temkinli ve çıkarcı yaklaşmakta.

Bakmayın siz öyle kürsülerde et yetkili siyasal figürce şiirlerinin okunmasına. Kavgalı da hâlâ şiiriyle, şairin ta kendisi ile.

Posted in okuduğum kitaplar | Tagged , , , | Leave a comment